üçüncü sayfa

"Your photos are not good enough, if you are not close enough" - Robert Caba

Permalink yelden sakınan yelkene dönüşsün gövdem
senden uzakta.
(rene char - sessiz oyun)
fotograf, self-portre
Permalink  “Neden bu kadar çok ağlıyorsun?” diye sorunca adam, güldüm… O sevimsiz tartışmanın üstüne, “Neden ‘dur’ diyemiyorsun” diyen sesim, kendi kulaklarımda patlıyorken hala, bana sorduğu bu soru; gâfil avladı beni. Hiç düşünmedim ki. Bu soru nasıl benim aklıma gelmez daha önce? Ama hiç merak etmedim ki. Ve çok doğru. Peki niye bu kadar korktum ki? Gülecek kadar, sersemledim. Geçiştirdim. 
 Soruya bak: “Neden bu kadar çok ağlıyorsun?” Gülebildim.
 Adamı hangi duygunun yerine koyup sevdiğimi uzun düşünüyordum. Artık durdurdum o düşünmeyi. Düşünmeden yapıyorum. Daha kolay oluyor diye değil, daha ağrılı oluyor hatta. Hiçbir duygunun yerine, hiçbir acının üstüne, hiçbir hikayenin sermayesi, yaması yapmadan; öylece otursun diyorum bir köşede. Ne olur ki? Sormasın kimse, ‘niye?’sini. Kimse soru sormasın kimseye. 
 Ama şu soruya bak: nedenmiş de, ağlıyor muşum, hep? 
 Sakinleyince biraz, sayıkladım: “Çok mutsuzum…”
 Bu mutsuzluğu; tümör gibi, kanser gibi, el gibi, ayak gibi, bir parçam gibi görüyorum. Öyle somut, ayıramıyorum. İyileştirmeye çabalamıyorum. Kökünü kazıyamıyorum. 
Yakınlarında bir ölüyle gezenler, unuturlarsa yaşayamayacaklarını düşünürler. Hep hatırlamalı, her gün anmalı, hep onu konuşmalı…
Rahatlatır, serinletir, iyi hissettirir.  Ama çözmez, hep birikir. Yüzünde, avucunda, gözünde birikir. “Mutsuzluk” diye naif bir kelime bulmuşlar, onunla adlandırılır.
Ne yapsaydım yani? Yenisini bulmaya mecalim yok.
İnsanlar mutsuzluğa gerekçe talep eder olmuşlar. Küstahlık bu. 
 Mutluluğunuzun gerekçesini soruyor muyum ben size? 
 Sahi ne?
ü.
onbeş mayıs ikibinoniki.
yeryüzü.
Permalink
Permalink İnsan bilmiyor çoğunlukla hikâyesinin kim için, hangi dünya için daha kıymetli olduğunu. Öyküsü başkasına dokununca anlıyor, yaşadığının yıllardır mahrem kaldığını. Cümleye dökerken bile zorlanıyor. Hattâ, kendi için onca önemli hikâyeyle dolu mazisinin, şaşkınlıkla dinleniyor olmasına anlam veremiyor.
Öyle kadınlardan birini, Hazo’yu dinledim, uzun uzun.
1970’lerin başında, Siirtli bir ailenin kızı olarak çocuk denecek yaşta, Şırnak’a gelin olmasıyla başlıyor Hazo’nun büyümek zorunluluğu. Hali vakti yerinde bir ailenin oğluyla evlendiriliyor.
O yıllarda, malum coğrafyanın kadınlarına göre bir hayli cesur ve cevval bir genç kadın Hazo. Bölgeden hem Avrupa’ya, hem İstanbul’a, hem de büyükşehirlere göçün en yoğun olduğu dönemde, erkeklerin lafının üstüne laf söylenmeyen bir yerde, hem ev işine koşturup hem de lafını esirgemeyen, asi bir genç kadın.
Evlendikten kısa bir süre sonra ilk çocuğuna hamile kalıyor. İlk çocuğun erkek olması mühim. Şansı yaver gidiyor, erkek oluyor. Zana diyorlar adına.
Ailenin hem ilk, hem de erkek torunu Zana, en çok annesine cesaret veriyor aslında. Ne dese yapılıyor, ne istese alınıyor… “Şımarık bir çocuktu ama hakkıydı vallahi.” diyor Hazo, Zana’yı anlatırken. “Kimseden çekinmez, her yere girer çıkardı daha çocukken. Ama çok yalancı bir çocuktu.” diyerek bir “çocuk yalanı” anısını anlatmaya başlıyor:
“Eltimle evde oturuyorduk. Oradan buradan konuşup, dedikodu yapıyorduk. Zana her yeri çok karıştıran bir çocuktu. Bir ara gözümün önünden kayboldu, ama lafa dalıp oğlanı unutmuşum. İçeriden gelen sesle kendime geldim. Sanki birinin boğazını sıkıyorlardı, nefes alamayan bir çocuğun sesi gibiydi. Duyduğum gibi fırladım. Zana, kilerin önünde yere çökmüş, boğazını tutuyordu. Çocuğun boğazında bir şey kalmış. Aldım kucağıma, ağzını açtım, elimi boğazına soktuğum gibi kocaman bir kesmeşeker çıkardım. Bizim oraların kesmeşekeri buralar gibi değil. Böyle parmak boyunda bir şeker. Az kalsın boğuluyormuş oğlan. Kendine gelince, bastım tabi fırçayı şeker yediği için. Zana ise, 5 yaşındaki boyuna bakmadan bana, “Daye (Anne), vallahi ben yemedim. Böyle başımı kaldırmış havaya bakıyordum. Şeker raftan düştü, boğazıma girdi.” demez mi? Oturdum, oğluma sarılıp gülmeye başladım.”
Şimdi, Zana’nın 8 yaşlarında ikiz oğulları var, Jîyan ve Şiwan. “Bazen ikisinin de neden bu kadar yaramaz olduğunu anlıyorum. Zana’nın çocukları ancak böyle olurdu zaten.” diyor babanne Hazo.
Nalan doğuyor çok geçmeden. İki çocuklu bir kadın artık Hazo. Yaşı da büyük sayılıyor artık, yani 20’lerinde. Çok geçmeden yine hamile kalıyor. İki çocuk, biri de karnında. Bir hayli zorluyor artık Hazo’yu hem ev işine, hem tarlaya koşturmak. 
“Kendi başıma doğurdum, en rahat doğumdu.”

Yazının başında dedim ya, insan kendini anlatırken öyküsünün başkası için nelere tekabül ettiğini bilemiyor bazen. “Kendi başıma doğurdum.” derken, benim elimin ayağımın buz kesmesine, gülerek yanıt veriyor Hazo ve anlatıyor kahkahalar eşliğinde:
“Mart ayının ortasıydı. Günüm geçmiş, neredeyse 10. aya yaklaşıyorum. Benimle hamile kalanlar doğurmuş, emziriyor, ben bir türlü doğuramıyorum. Kıskanıyorum, sinirleniyorum. Ne uyku tutuyor beni, ne de halim var iş yapmaya. Nasıl mutsuzum bir görsen, ağlarsın halime. Kocama diyorum: “Ben doğuramayacak mıyım? Bana da, çocuğuma da bir şey mi olacak?” Böyle geçiyor günler… Kocam en sonunda dedi: “Sık dişini, gidip bir araba bulayım, seni Diyarbakır’a götüreyim.” O öyle söyledi ya, nasıl rahatladım. Mutlu oldum. Kocam çıktı evden, ben de eşya hazırlayayım dedim kendime, yola gidiyorum. Tam odaya girdim, bir sancı tuttu. Eltimi çağırdım, dedim: “Koş, doğuruyorum.” Eltim de demez mi: “Yok yok doğurmuyorsundur, sancıdır sadece.” Öyle kıçını sallaya sallaya gitti, inanmadı bana. Güç bela yine eve geçtim. Bizde böyle demirden somunlar vardır, divan deriz onlara. O demire tutundum, ıkınmaya başladım. Anladım geliyor bebek. Yasladım kendimi divana, demirlerine tutuna tutuna ıkındım. Birden geldi çocuk. Hiç canım acımadı. Hemen kopardım kordon bağını, sardım divanın örtüsüne. Öyle rahatlamıştım ki. Kocam arabayı bulup geldiğinde, çocuğu yıkamış, divanda oturmuş emziriyordum.”
Hazo’nun gülerek anlattığı bu hikâye, hem şaşırtıyor beni, hem de bin kat büyütüyor karşımdaki kadını gözümde. “Vallahi çoğu ebe doğurtmayı bilmiyor, en rahat doğumumu kendi başıma yaptım.” diyor Hazo. “Hele şu kıza bir bardak su getirin.” diye de ekliyor, kendime gelmem için.
“Tarihî köprü üstünde doğurdum, turistler fotoğrafımı çekti.”
Sanıyorum ki hikâyeler bitti. Asıl bombayı da orada patlattı Hazo. En küçük çocuğu Özlem’in hikâyesini.
Diyor ki Hazo: “Özlem neden bu kadar sosyal ve gezgin bir kız oldu, ben biliyorum.” Merakla soruyorum, “Neden?”
“Özlem’e istemeyerek hamile kaldım. Çok çile çekmiştim. 80’lerin başı, en kötü yıllarımızdı. Babasız çocuk büyütmekten korkuyordum. Her gün gözaltında kayıp haberleri geliyor. Tedirgin bir bekleyiş var bütün kadınlarda. Ama hamile kaldım, doğuracağım mecburen. Doğumum yaklaşmıştı. Kocama dedim, beni hastaneye götür, çocuk geliyor. Gitti araba buldu. Eltim de geldi. Arabanın arkasına bir döşek serdiler. Yolda gidiyoruz. Bizim orada Kasirge Köprüsü diye bir köprü var.  Büyük İskender ve kabilesi geçsin diye yapılmış tarihî bir köprü. Her yıl onlarca turist gelir Cizre’ye, o köprüyü ve çevresini gezmeye, fotoğraflar çekmeye. Tam bu tarihî köprünün girişinde, baktım suyum geliyor. Dedim “Doğuruyorum, durdurun arabayı.” Kocam dedi ki: “Köprüdeyiz.”  Artık, nasıl bağırmışsam, frene öyle bir bastı ki, tam köprünün üstünde durduk. Etraf sarışın turistlerle dolu. Ama ben canımın derdindeyim. Orada ıkına ıkına doğurdum Özlem’i. Gözümü bir de açtım ki, turistler fotoğraflarımı çekiyor. Kadınlar ağızları bir karış açık bakıyor. Sonra Özlem’i aldılar kucaklarına, öpüp kokladılar. Anlayacağın Özlem bu kadar kalabalığın, turistin ve tarihin içinde doğunca sanki başka bir seçeneği de kalmadı. Leyleği havada gördü kızım.”
Özlem, şimdi Londra’da yaşıyor. Yıllardır gezmediği ülke kalmadı. Ailenin en sevdiğimiz küçük kızı. Öyle güzel güler, öyle cana yakındır ki, herkes bir başka sever Özlem’i. Yaşadığı ülkede yabancı arkadaşlarına nerede doğduğunu anlatmaktan da büyük keyif alıyor.
“Kızım ölseydi o kaymakama dünyayı dar ederdim.”
Özlem’in çok korkutan başka bir anısı da, 1983 Genel Seçimleri’nde yaşanıyor:
“Kızımın 40 derece ateşi çıkmış. Kocama bakıyorum seçimleri izliyor. Kayınpederime, kaynıma bakıyorum onlar da. Herkes kilitlenmiş gibi televizyona bakıyor. 12 Eylül sonrası ve o seçimler çok önemli. Gidip tek tek diyorum “Kız hasta, doktora götürelim.” Yok, kimse duymuyor beni. Her yer dizime kadar kar, köy yeri, kızım ölecek. Korkuyorum. En sonunda baktım gelmiyor hiç biri, sardım çocuğu yola koyuldum. O karların içinden yürürken, ben donacaktım neredeyse, ama kız havale geçiriyordu yüksek ateşten. Güç bela hastaneye vardım. Bir de baktım hastane kapalı. Seçim gecesi diye açmamışlar hastaneyi. Öyle bir sinirlendim ki. O sinirle kaymakamın evine yürüdüm, bahçesinde başladım bağırmaya. “Çocuğum ölüyor.” diyorum başka da bir şey demiyorum. Kaymakam çıktı cama, baktı, hemen koştular. Kızımı da, beni de alıp bir hastaneye götürdüler. Eğer kızıma bir şer olsaydı, o kaymakamı perişan ederdim. Kurtuldu yavrum. 3-4 saat içinde bizi geri eve bıraktılar. Baktım kocam, kaynım, kayınpederim hâlâ seçimleri izliyor.”
Bu hikâyeleri dinlerken çok canım acıdı benim. Hazo’nun gülerek anlatmasına bakmayın, her bir hikâye için “Öldüm de geri döndüm sanki.” diyordu.
“Eşek 4 çocuğumu da aldı, uçurumdan aşağı koştu.”
Yine böyle bol gerilimli günlerden biri. Bağlara gidecek, serinleyecekler biraz. Eşeğin heybesine yüklüyor Zana, Nalan, Medo ve Özlem’i. Hayvanı dehliyor ve gidiyorlar bağlara. Bütün gün eltisi, kayınpederi, kayınvalidesi ve çocuklar oynuyor. Akşamüstü olunca kaynı, kendi eşeğiyle birlikte geliyor yanlarına. Gerisini de Hazo anlatsın:
“Ben yine çocukları oturttum eşeğin heybelerine. Her biri bir heybenin içinde. Tepişip de duruyorlar, zor yürütüyorum eşeği. Bağlarımız uçurumun kenarında. Bir eşek geçecek kadar dar yollardan yürüyoruz yavaş yavaş. Tam yürümeye başlamışken, kaynımın eşeğinin sesini duydum. Arkama dönmemle eşek elimden uçtu. Kaynımın eşeği önden, bizim eşek arkadan, çocuklar heybelerin içinde. Bir bastım çığlığı… Öyle bir koşuyorum ki arkalarından. Ama yakalamak mümkün değil. Eşekler, aşağısı kayalık olan o sarp yollarda evlatlarımın hepsini alıp kaçtı. Benim çığlığıma koşan kayınpederim ve etraftaki köylüler, beni geçip peşine düştü eşeklerin. Ben artık öldüğümü hissettim ve düşüp bayılmışım. “Gitti!” dedim, “Bütün çocuklarım gitti!” dedim. Kendime geldiğimde başımda köylüler, beni ayıltmaya çalışıyorlar. Doğrulmamla çocuklarımın yalınayak bana yürüdüğünü görüp, bir oh çektim. Kayınpederim de iki eşeği çok feci dövdü. Acıdım o eşeklere de, nereden bilsinler. Ama hayatımda daha kötü bir gün hatırlamıyorum.”
Ben bunları nefes nefese dinledim. Halbuki dört çocuğa da bir şey olmadığını biliyorum. Ama dedim ya, bütün hikâyelerini bana yaşatmış kadar oldu Hazo.
Bu öykülerin üzerine kendi elleriyle yaptığı zeytinyağlı sarmayı ikram etti. Bir güzel kahkahayla da yolculadı beni. Ben de etkisinden çıkmadan hepsini anlatayım istedim. Sizde kalsın Hazo’nun hikâyesi.
ülkühan zekioğlu
yedi nisan ikibinoniki
kaynak: Uzunçorap.com
http://uzuncorap.com/2012/05/07/4-cocugu-buyutene-kadar-bin-kez-oldum/
Permalink
Permalink TARİFİ KABİL OLMAYAN BİR KEDERİN TARİHİ: 24 NİSAN 1915
Zabel… En sevdiğim isim bu dedim. Anlamı ne? Kimin kitabında? Hangi kandan olanın ismidir? Bilmedim. Merak da etmedim.
Eski bir lise defterinde kalmış bir not; “Zabel olsun adı, eğer bir kızım olursa benim.” 
Bu devrik cümleli, saf ve pembe panjurlu dileğin hemen üstündeki ders notları, ‘niye’sini hatırlattı.
Basın Tarihi dersindeyiz, müfredata aykırı bir kadını anlatıyor hoca:
“1909’da Adana’da, İttihat ve Terakki Cemiyeti marifeti ile 30 bin Ermeni öldürüldü. Bir çoğunun evi yakıldı, kaçamadığı için öldü. Bir çoğu, işkenceyle. Bir çoğu da, diğer bir çoğu gibi… Zabel Yesayan, tarihin en önemli kadın gazetecilerinden, yazarlarından biridir. Osmanlı kadın hareketinin ilk feministlerdendir. Cevvaldir. Kendi acısını yazabilecek kadar serindir. 1915’te Üsküdar’ın sokaklarını terk etmek zorunda kaldı.” 
Öyle kadın, öyle feminist, öyle yazar, öyle muhabir, cevval ve serin olmak istedim o an. Hoca anlattı ben istedim. Zabel nasıl biriyse, öyle olmak için; Allah’ım dedim, böyle güzel biri olsam ya ben, olmaz mı?
Olmaz ya, ben hala istiyorum. 
Zabel Yesayan, hem Osmanlı kadın hareketinin içindeki rolü, hem edebiyatçı kimliği, hem tanıklık edebiyatı adı verilen dalın kurucularından biri olması, hem de uzun yıllar bir kadın edebiyatçı olarak verdiği mücadeleyle, dönemin en çok öne çıkan ismi. 
Size bu ismi unutturanlar utansın. 
Ama gelin biraz dinleyin beni. Niçin Zabel olmak istediğimi anlayın. 
SORBONNE’U BİTİRDİ, ADANA KATLİAMI’NI YAZDI
19. yüzyılın sonlarında, 1878’de Üsküdar’da gözlerini açar Zabel. 1894 senesinde Paris’e gider, Sorbonne’da edebiyat ve felsefe eğitimi görür. Ressam kocası Dikran Yesayan’la da orada tanışır. 1902’de çok özlediği İstanbul’a geri döner ve hayatını yazarak kazanmaya karar verir. 
Hem Ermeni cemaatinin, hem Osmanlı’nın, erkek egemen dokusunu sorgulayan yazıları, genç yaşında başına hayli dert açar. Ama susmaz Zabel. Gazete yazıları, tefrika edilmiş hikâyeler, iki roman ve şiirler yazar. 
Derken, kanlı yıllar başlar. 1915’in provası adı verilen 1909 Adana Katliamı, Zabel için adeta bir dönüm noktası olur. Bu katliam, adını “tanıklık edebiyatı”nın kurucusu olarak tarihe yazar Zabel’in. Ama kimse bilmez yaşadığı depresyonları, gördüğü kabusları. 
İstanbul’daki Ermeni Patrik’i, Zabel’in gözlemci olarak Adana’ya gitmesini ister. Yaklaşık 30 bin Ermeni, 2 ay önce İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin marifetiyle katledilmiştir. Bu acıların tazeliğindeki Adana’da, halkın yaşadığı zor koşulları, sokaklarda barınanları dinler ve notlar alır. 
Kocası Dikran’a yazdığı mektuplar bu acıların en saf ve katıksız tarif edildiği belgeler olarak, tabi ki günümüze kalmaz.
Aylar sonra İstanbul’a döndüğünde, başka bir kadındır artık. Tanık olduğu acıları hafifletmek için yaklaşık 2 sene boyunca gece gündüz yazar. Sonunda ortaya bir kitap çıkar: Yıkıntılar Arasında. Bu kitap, bugün bile Ermeni edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Bir yas kitabıdır. 
Yesayan bu kitabı yazmaktaki amacının, tanıklık ettiği sınırsız acıyı hem kendi cemaatinin insanlarına hem de olaylardan haberi olmayan Müslüman Türklere aktarmak olduğunu şöyle ifade eder;
“Eğer kan ve ateşle aklını yitiren bu insanların yaşadığı felaketi anlatabilirsem, bu vatana karşı görevimi yapmış olacağım.” 
Peki, ne görüyor da Adana’da ve bu kadar sarsılıyor? Yıkıntılar Arasında’nın başlangıcı bu soruya ışık tutabilir; 
“Yıkılmış bir şehir, yakıcı güneşin altında bitimsiz bir mezarlık gibi uzanıyor. Sadece ve sadece yıkıntılar var etrafta. Göz alabildiğine enkaz. Ta ilerdeki Türk mahallelerine kadar tek tek her semt, koskoca bir alan, yıkılmış yakılmış, talan edilmiş.”
İnsanları anlatıyor Zabel;
“Kalabalığın çokcası kadın ve çocuklardan müteşekkil, dullar ve yetimler karşılıyor bizleri Adana’da. Aç, perperişan, ailesini yitirmiş, kimileri yaralı, kimileri hastalıklı ve belki de en korkuncu başlarına ne geldiğini tam olarak anlayamayan, yaşadıkları acıya neyin sebep olduğundan bihaber Ermeni çocukları… Yetimler karşılıyor beni Adana’da.”
Bu kadar acıyı nasıl tarif edebileceğini bilemiyor bazen; 
“Tarifi kabil olmayan bir kederi, ben kelimelerimle nasıl tarif edebilirim?” 
Tüm bunlara rağmen, yazdığı her satırda, bu acının bir intikama dönüşmemesi gerektiğinin altını çizer Zabel. Sık sık bu hassas noktayı belirtir. Hatta çevresindeki herkesle uzun tartışmalara girişir.
YAĞMURLU BİR NİSAN SABAHI
1909’da akmaya başlayan kanın, bir prova olduğundan bahsetmiştim. Dünyadaki bütün katliamların bir provası vardır. Bunu bir savaş stratejisi olarak tarih kitaplarına iliştirenler, kimin kanının aktığını anlatmasa da, biz büyüdük ve öğrendik. Şimdi, o müfredatı paramparça etmeye gönüllüyüz. Anlı şanlı Türk tarihinin, o vatanperver ataklarını uzun uzun anlatmaya ve gerekçelendirmeye gerek yok. Direk olaya girelim.
Sakıncalı Ermeni Entelektüeller Listesi tehcir başlamadan önce oluşturulur ve Nisan 1915’te açık edilir. Aynı gün içinde tek tek listedekilerin evlerine baskın yapılır. Listede şairler, yazarlar, gazeteciler, siyasi ve dini elitin önde gelen isimleri vardır. Özellikle edebiyatçılar yoğunluktadır bu listede, yakılan kitap sayısından da anlayacağınız gibi. Krikor Zohrab, Varoujan, Rupen Zartarian, şair Sıamanta, müzisyen Komitas gibi Ermeni cemaatinin önemli isimleri listebaşıdır. 
Bu gruptan bir kısmı Ayaş’a sürülür, bir kısmı Çankırı’ya. Ayaş’a sürülenler içinde kurtulan olmaz. Öldürülmeleri de kısa ve zahmetsiz olur zaten. Çankırı’ya sürülenlerin durumu farklı, bir tür şehir hapishanesi hayatı yaşarlar. Kentin dışına çıkmaları yasaklanır. Daha uzun sürelerde öldürülürler. Ünlü müzisyen Komitas, Çankırı’dan kurtulur ama akli dengesini yitirir. Kurtulanlardan biri de yazar Hagop Oshagan. Hani; “Bir gün Türkler kendilerini tanımak için benim kitaplarımı okuyacaklar” diyen adam.
Sadece bu iki şehirle ve entelektüel kontenjanla sınırlı kalmıyor elbette 1915’in istatistiği.”Tüm Anadolu kan dolu bir beşik” diye tarif etsem, romantikleştiğim üzerine bir utanmazlık etmezsiniz umarım? Katliamın cellatlığını da bir tek Türk yapmıyor elbette. Kürt de, başrolü oynuyor bu hikayede. Şimdi çıkıp itiraf etmesi ve günahını o defterden sildirmesi konjonkture daha uygun görünüyor ancak o sesi de pek duyabildiğimiz söylenemez.
İzninizle Zabel’i anlatmaya döneyim.
Ev baskınlarıyla toplanan Ermeni entelektüeller listesi ağırlıklı olarak erkek aydınlardan müteşekkil bir liste. Ama içinde tek bir kadın yazarın ismi var: Zabel Yesayan.
Gördünüz mü? Siz 100 yıl bile geçmeden unuttunuz bu ismi. Ancak Türk unutmaz. 
Zabel, Allah’ın da yardımı olduğu konusunda şüphesiz inancımla birlikte kaçmayı ve yakalanmamayı başarır. Önce Bulgaristan. Ardından Bakü. Ve sonra.. Şaşırmayacağınız üzere, kendine gelir gelmez yaptığı ilk iş tehcirden kurtulanların tanıklıklarını toplamaya başlamak olur. 
Bu anlamda Marc Nişancian, Zabel Yesayan’ın girişiminin bir ilk olduğu kanısında. Elbette batılı gözlemciler de çalışmalar başlatıyor. Ancak Ermeni entelijansiya içinde olan bitenin tanıklıklarını toplama yönünde ilk çaba Zabel’den gelir.
Sadece yazmaz. Tüm bu tanıklıkları toplar ve Fransızcaya çevirir. Fotoğraflar, belgeler, anılar biriktirir… Tek bir kaygısı vardır: unutulmasın! 
Yazdığı hiç bir satırın intikama sebep olmasını istemeyen Zabel, yaşadıklarının ardından gayet insani bir şekilde değişir. Bana kalırsa, geç bile kalmıştır. Hatta bu noktada diğer Ermeni yazarların eleştirilerini de haklı buluyorum. Eskiden Osmanlıcılığı savunan ve Türk/Müslüman aydınlarla ortak bir kültürel elit oluşturdukları fikrini elden bırakmayan, farklı azınlıkların beraberce özgür bir rejim kurabileceklerine inanan Zabel, 1915’ten sonra bu yaklaşımını tamamen terk eder. Artık Türklerden “katiller” diye söz eder.
Altını çizmek gereken en önemli noktalardan birisi de, günümüz medyasında dahi çok rastlamadığımız bir derinlik var Zabel’de. Bütün bu acıları elbette zaman zaman taraf olarak yazıyor. Ermeni olmaktan bahsetmiyorum bu kez. Zabel belki de, toplumsal cinsiyet bağlamında bir savaşı analiz etmiş ilk yazarlardan biridir.
Dedim ya, bugün bile eşine rastlayamıyoruz.
ZABEL OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
İnanın bana, daha uzun uzun anlatırım Zabel’i. Keşke görebilmiş olsaydım. Ellerini, dudaklarını, gözlerini de anlatmayı isterdim. Zabel’in yaşamı 1915’ten sonra eskisi gibi olmadı, diyerek bu acı ve bir o kadar da şahane biyografiyi sonsuzluk çizgisinde bırakmak istiyorum. 
Niçin Zabel olmak ister bir kadın, hele de damarlarında asil bir kan yerine feminist günahlar taşıyorsa? İşte tam o sebeple istemek var, Zabel olmayı.
Buarada, bir hatırlatma. Yesayan’ın kitapları bugüne kadar Türkçe’de yoktu. Ancak şimdi Sevgili Kayuş Çalıkman Gavrilof, Zabel Yesayan’ın en önemli eserini, 1909 Adana Katliamı tanıklığı üzerine yazdığı Yıkıntılar Arasında (Harabeler İçinde) adlı kitabı Türkçe’ye çeviriyor. Yakın zamanda okuyabileceksiniz.
Gelelim bugünlere… 
Osmanlı kadın hareketi, daha sık konuşulmaya başlandı son dönemde. Sadece feministler değil, tarihçiler de daha fazla ilgi duyuyor son zamanlarda bu alana. Tabi, büyük handikaplarıyla birlikte açıldı bu kutu. Sadece Türk ve Müslüman kadın kimliği etrafında dönüp duranların, nihayetinde Ermeni kadın hareketini de itiraf edecekleri günü sabırla beklemekteyiz. Konuyla ilgili kaynak arıyorlarsa, Aras Yayınları’ndan çıkan, Lerna Ekmekçioğlu ve Melissa Bilal’in birlikte yazdığı “Bir Adalet Feryadı” adlı kitabı ben bizzat hediye edebilirim. Rica ederim.
HER ŞEY BİRİKİR
Feminizm der ki, tarihi baştan yazalım. Niye der? Çünkü tarihi erkekler ya da kazananlar yazmıştır. Tarihi baştan yazacağız ihtimaliyle, Zabel olalım istiyorum biraz. Altına elimizi koyduğumuz o taşları kaldırabilmemiz için, hepimizin Zabel olması icabediyor. Dedim ya, size bu ismi unutturanlar utansın. Onları utandıracak ne varsa da, bugünden tezi yok, gelin yapalım.
Sadece Zabel değil;
Elbis Gesaratsyan, 
Sırpuhi Düsap, 
Zabel Asadur (Sibil), 
Arşaguhi Teorik, 
Zabel Yesayan, 
Hayganuş Mark… 
Bu isimleri de daha önce duymadınız değil mi? 
Onlar çok değil, 100 yıldan az zaman önce İstanbul’da, Anadolu’da, bu coğrafyada yaşadılar. Hem Osmanlı kadın hareketinin içinde yer aldılar hem de Ermeni kadın hareketinin öncüleri oldular. Her biri birbirinden farklıydı, biricikti. Her biri doğup büyüdüğü sokakları, bu toprakları terk etmek, başka memleketlere kaçmak, başkalarına sığınmak zorunda kaldı. Peki arkalarından yaslarını kim tuttu? Adlarını kim andı?
Gelin, analım. Oturup ağlamak mı istersiniz? Allah’ınızdan af dilemek mi? Sokaklara çıkıp bağırmak mı? Her neyse, gelin yapalım.
Nasıl diyor güzel ve serin şair Gülten Akın;
Duru sular ters yazılar emek ve gözyaşı / Akıyor sanılan kuruyor sanılan 
Haklar haklılıklar, ölüm zulumlar / Uçuyor sanılan her şey birikir
Gösteren parmaklar, gören gözler / Susan konuşan birikir 
Yargılarlar davasız dosyasız / Silahsız sözcüksüz kansız kavgasız / Ama her şey birikir…
Biriken tüm günahlarımız için, dünyadaki bütün dualarla, dünyanın bütün tanrılarından af dilesek, kabul olur mu? 24 Nisan 1915 affolur mu?
Zabel’in söylediği gibi “Tarifi kabil olmayan bir kederi, kelimelerle tarif etmelerini” talep ediyoruz Ermenilerden. Diyoruz ki, niye öldün? Kimse dönüp katile sormuyor. Kendine sormuyor.
Niçin öldürdüm? 
Bugün hepimizin, bütün kimliklerimizle içinde boğulmak üzere olduğumuz bu kan; nerede dökülmeye başlandıysa, hala aynı yerde duruyor. Ordu evleri, beş yıldızlı oteller inşa ettik o kanın üzerine, ama duruyor. O kan hala bir kaldırımda da duruyor. Çocuklarınızın sırtında da.
Zabel olunca, Hrant olunca, Ermeni olunca daha kolay olacak, evet. 
Ama kimse bizi affetmeyecek, yok öyle bir Allah, öyle bir dua. Yok öyle yağma.
Biziz, bu kanı üzerimizden silecek.
Şimdi, 24 Nisan’da.

Ülkühan Zekioğlu
yirmidört nisan ikibinoniki
Permalink ADİL Mİ ÖLÜMÜ AKILDAN ÇIKARMAMAK?*
Bütün sular kadar serin, Gülten Akın, bir şiirinde Adil ve Rahim olan Allah’a soruyor; 
Ölüm evet ama, adil mi ölümü akıldan çıkarmamak?
Çünkü; ölüm, kendi ulaşmadan rüzgarı gelir. 
Kimse bana ölümün yıl dönümünü öğretmedi. Kendim öğrendim. Kendimle geçtim 1 yılı. Tarihin bir yerine de not düşülmedi. Nerede gitti nefesi? Nereye döküldü kanı? Kimse bilmedi. Ben kurdum. Hafif duygular uydurdum.
Layık görülmedi hiçbir üçüncü sayfaya, bir otuz saniye dönmedi haberi bir televizyonda. 
Tarih bile bilmedi. Yaşadı mı o kadın hiç? Nasıl ispat edeceğiz öldüğünü? Annesine sorsak, hatırlayacak mı? Hatırlamak isteyecek mi? Ölüsünü kıyıya atan deniz, konuşur mu? Sesi var mı? Deniz ölüm acısına dayanmaz, itiraf eder işte, attı onu kıyıya. İnsan nasıl itiraf etmez, nasıl dayanır bu acıya? 
Onu bize verdi deniz, aldık topraklara sardık. Açık kalan gözlerini kapattık.
Bir mezarlığın ilk ölüsü olsanız korkar mıydınız siz? Korkmuş mudur Figen? 
Bugün öldürüleli, üçyüzaltmışbeş gün geçti. 
Alışmış mıdır ölüme?
Yirmiyedi yaşında hala.
Saçları aynı çocukluğundaki gibi simsiyah, gözleri kadar siyah. Bembeyaz teni duruyor hala, beyaz. İki yanağındaki çukur gamzelerde yok toprak, gülüşü aynı gülüş.
“Hayde keçe” deyip elimden tutup da halaya çekişi aynı hala, Figen elimde hala.
Ama bahçede, topraktan yaptığımız evler, ev değil artık. Yıkıldı başımıza. Binyüzyetmişaltı sokak, sokak değil, mezarlık. 
Figen’i o sokaktan çaldıklarından beri her yer karanlık. 
Katil bizim babalarımız.
Nasıl öğrenilir ölümün 1 yılı? Ne kadar acıymış biliyor muydunuz siz? Niçin söylemediniz? İnsan tasdik ihtiyacıyla yazıyor böyle. İstiyor ki birisi eline dokunup, “İşte bu acı var,  Figen ölmüş, evet” desin. Biri ispat etsin istiyor insan, ölümü.
Figen, sen öldün, ben gittim oradan. Bir daha dediler, yok o sokaklar. O sokaklarda çocuklar, ağaçlarda elmalar. Çocukluğumuz yok. kapı önü kahkahası, küslükler, gülüşmeler, benim kalabalıklığım yok.
Senden sonra ben, bozuldum Figen. Öfkeliyim herkese. Ne diyorlar, bu sinir, bu delilik, bu hoyratlık? Seninkileri ekledim bana. Yoluma kattım  Figen. 
Ben şimdi başımı kaldırıp gökyüzüne, bağıra bağıra ağlasam geçer mi?
Kapıları, camları kırsam, o sokağı devirsem, o sokağı, batsa yerin dibine girse o sokak. Geçer mi? 
Seni istesem geri, yine eskisi gibi, o toprak verir mi?
Benim sesim yeter mi  Figen, sana kimse tanık mı?
Tanık.
“Wey li min pepukê” diye şerh düşüldü adın bir kitaba Figen. Başka adların, başka acıların yanında yazdı adın. Rakı kadehlerine gözyaşı damlattın.
Şimdi, seni sokağımdan çalanlar, o sokakta. Senin nefesini alanlar, günde beş vakit Allah’a duruyorlar. Hürmet görüyor seni boğanlar. 
Onlar erkek biliyor musun Figen? Hikayen, istatistik bu memleket için. Sen ha ölmüşsün, ha öldürülmüşsün. Kadın için ecel yok Figen. Haketmişsindir mutlaka. Bağırmamışsındır mesela, intihar etmişsindir kesin, orada burada sürtmüşsündür, tahrik etmişsindir birilerini Figen. Seni koruyacak olan yasa, yok hala. Ölün politik değil, rakamsın sen.
Ben, biz, kalan kadınlar. Şanslıyız henüz. Şanslıyım, nefes alıyorum hala.
Etrafımda, katillere alışmamı söyleyen ‘iyi’lerle yaşıyorum. 
Bazı geceler, Emniyet Müdürlüğü’nün web sitesindeki ‘kimliği belirsiz ceset sorgulama’ sayfalarına girip, ölü kadın yüzlerine bakıyorum. 
“Kimliği belirsiz ceset” diyorlar. ”Kimliği; Kadın” bilmiyorlar, gülelim mi Figen?
Seni, sokağımdan alanlar, elini kolunu sallayarak geziyor hala, gülebiliyor mesela, seni boğduğu elleriyle çocuklarına dokunuyor, sevişebiliyor hatta.
Kan değmiş elleriyle secdeye varıyorlar.
İşte bu yüzden, öfke iyidir Figen.
Kursağımda.
Ülkühan Zekioğlu
yirmialtı mart ikibinonbir.
Permalink “KADINA İNANMAK ZORDUR”
Dicle Haber Ajansı’ndan Sevdiye Ergürbüz’e verdiğim söyleşi. “Medyada kadın olmak” üzerine konuştuk, “Mor Bülten niçin önemliydi”yi cevapladık. Buyurun…
DİHA- Sevdiye Ergürbüz
8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesi kadın olarak gazetecilik yapmanın zorluklarını anlatan gazeteci Ülkühan Zekioğlu, “Tercih etmekle başlıyorsa her şey, kadın olmayı seçmedik ama gazeteci olmayı seçtik” dedi. Zekioğlu, “Kadın muhabirlere, hem zavallı gibi davranıp hem de kadının, bin yıldır cinsiyetinden ötürü avantajlı olduğunu düşünen bir zihniyet var. İşte bu zihniyet, erkek! Çünkü kadını, o işi tüm zorluklarıyla tercih etmiş bir birey olarak göremiyor, rolleri de bin yıldır öğretildiği gibi ezbere yaşıyor” dedi. Türkiye’de gazetelerde çalışan kadın oranı yüzde 15 iken, tutuklu bulunan 100’ü aşkın gazeteciden 24’ü kadın. Dünya’da da Türkiye’de olduğu gibi kadınlar, özellikle ana akım medyada karar mercilerinde yer bulamazken, Mısır’da Tahrir Meydanı’nda geçtiğimiz yılsonunda mesleklerini yapan kadın gazetecilerin cinsel saldırıya uğraması, “kadın ve gazeteci olmanın” zorluklarını gözler önüne serdi. Gazeteci Ülkühan Zekioğlu, kadın olarak gazetecilik yapmanın zorluklarını anlattı.‘Kadına inanmak zordur’İMC TV’de bir süre Mor Bülteni hazırlayıp sunan Ülkühan Zekioğlu, “Tercih etmekle başlıyorsa her şey, kadın olmayı seçmedik ama gazeteci olmayı, evet seçtik. ‘Bunun suçu nereden başlıyor? Kimin ayağına basınca bu suç oluyor?’ diye soruyorum. Cevabı biraz geride, 16-17 yaşlarında, Hürriyet Gazetesi’nde foto-muhabirlikle başladım bu işe. Nereden baksanız zordu. Bir kere, ‘Kadın foto-muhabiri olur muydu’ hiç? Ama oldu. ‘Beceremeyeceğimiz iş yok’ öğretisiyle söylemiyorum bunu. Olmaması için engeller çoktu. Herkese, kendinizi on cümle fazlasıyla izah etmek zorundasınızdır. Hep bir savunma hali. Kadına inanmak zordur çünkü bu dünyada. Kadın, kandırandır ya! Varoluşu, ‘güven’e yaslandırılan bir sektörde, yani medyada, bu çok daha zahmetlidir. Gazete ve televizyon muhabirliği yaptım, aynısı orada da sürdü. Üstleriniz erkektir. Size ya kızı gözüyle bakar, acırlar; ya da size bakmaz, bacaklarınıza” diyerek, henüz mesleğe başlarken yaşadığı zorlukları anlatmakla başladı. ” ‘Kimsenin kızı değiliz biz, bedenimize de dokunmayın’ diyecek olduğunuzda, türlü mobbinge maruz kalırsınız. Sıkıcılıkla suçlanırsınız. Tacize maruz kalırsınız, ispat etmeniz beklenir. Tecavüzü, başarı basamaklarına, atlamanız şartı koşulan ‘engeller olarak bir bir koyanlar da erkeklerdir yine” diyen Zekioğlu, kadınlardan erkeklerden geri planda yer almalarının istendiğini söyledi.‘Erkeklere öfkeliyiz’Kadınların gazetecilikte başarı elde ettiğinde ise, bu başarının kişinin “kadınlığı” ile özdeşleştirilip, “şans” olarak algılandığını belirten Zekioğlu, “Neticede, bir kadın gazeteciyseniz, başarınız erkeklerin uçkur muhabbetine dokunur, dokundurulmak istenir. Ya da ‘erkek gibi kadın’ olmanız beklenir. Gazeteciliğin ‘kahramanlık’a giden yolunda ‘erkek gibi’ olmak gereklidir çünkü. Öyle olmaya meylettiğinizde, bu sefer de ‘kadın değil’ derler. Yani hep derler, hep kategorize ederler… O nedenle bence, erkek gazetecilerin dönüp sorması daha uygun düşer kendilerine, cinsiyetleri nedeniyle ne tür ayrımcılık ya da zorluk yaşıyorlar diye? Bir kıyaslasınlar bizimkilerle. Öfkeliyiz, merak etsinler öfkemizi” diyerek, erkek gazetecileri eleştirdi. ‘İşte bu zihniyet erkek’Zekioğlu, eskiye oranla sahada daha fazla kadın gazeteci bulunmasına karşın, kadınlara “zavallı” gibi davranıldığını belirterek, “Ancak, davranış biçimlerinde bir santim ilerleme yok. Kadın muhabirlere, hem zavallı gibi davranıp hem de kadının, cinsiyetinden ötürü avantajlı olduğunu düşünen bir zihniyet var bin yıldır. İşte bu zihniyet, erkek! Çünkü kadını, o işi tüm zorluklarıyla tercih etmiş bir birey olarak göremiyor, rolleri de bin yıldır öğretildiği gibi ezbere yaşıyor. Bu, en hafifinden cahilliktir. Bu noktada özellikle bir şeyin altını özellikle çizmek gerek. Erkek egemen ana akım medyanın dayattığı güzellik fetişizmi, kadın gazetecilerde ontolojik sorunlar yarattı” dedi. Zekioğlu, “Güzelsen niçin ekran önünde olmayasın ki?” sorusunun kadınlara dayatıldığını belirtti. Bunun tarihsel sebebinin Cumhuriyet döneminin, “kadını erkekleştirerek özgürleştirmeyi seçmesinin” olduğunu ifade eden Zekioğlu, “Medya da, ‘Bu -sahte- özgürleştirilmişlikten ne çıkarsam kârdır’ diye bakıyor 100 yıldır. Vampir gibi emiyor. Son damlasına kadar kullanıp, bir kenara atıyor. Etrafı çizilmiş, belirlenmiş güzellik algısı ile kadınları ‘güzeller ve çirkinler’ diye ikiye ayırıyor. Bunu yapanın da, bu sistemi yaratanın da erkek olduğunu ve erkeklere hizmet ettiğini biliyoruz” dedi.‘Feminist olmak, öteki olmaktır’Feminist olmanın dünyanın her yerinde “öteki olmak” anlamına geldiğini belirten Zekioğlu, “Mor Bülten ilk günden bu yana, hem haberciliğiyle, hem de kadın ve LGBT hareketine verdiği destekle eşi olmayan bir haber bülteniydi. Çünkü, kimse onları dikkate almaz, duymak istemez. Öldürülen kadınlar ‘güzelse’ haber olur üçüncü sayfalara. LGBT bireylerin, ölü bedenlerinin dahi haber niteliği yoktur bu medyada” diye konuştu. (se/iya/sk/ag)
Permalink Çalan kapıları, telefonları, gelen e-mailleri, tweetleri susturunca… Geriye Gülten Akın kaldı. Gerçek onun anlattığı. Not düşelim diye.
“ölüm evet ama, adil mi ölümü akıldan çıkarmamak?”
…
ÇOCUKLARIN TANRISI 
1 
Dünya bir gölgeler dünyası bu doğru mu 
Tanrı bu dünyadan uzak, bu doğru mu 
o kızın kovuktan uzanan 
küçücük elini sen yarattınsa 
izin verme sana asi olayım 
yırtık resimler anı defterleri 
sevdiklerimiz öteki şeyler 
uçurum mu kuyu mu mezar mı 
ait olduğumuz yer mi, ev sokak şehir 
hayat bizi kıskacında unuttu 
gözalıcı karsı aydınlıkta 
görünsen Adil ve Rahim 
bizi şiddetinden korusan 
ve kendi şiddetimizden 
sorabilsek, ölüm evet ama 
adil mi ölümü akıldan çıkarmamak 
2 
Kendi ulaşmadan rüzgarı gelir 
üşür taylar, kediler köpekler üşür 
üşür sevgililerin gözleri 
söz üşür, devinim üşür, lokmalar üşür 
dünya durur birden karanlık olur 
anne evde, baba dağda, çocuk yolda ölür 
üstüne savaşlar kurulan için 
ölüm yalnızlıktır 
yanlışa düşmüşüm, özür dilerim 
diyecek olursa bombanın biri 
ne ağaç ne çiçek ne çocuk 
kim yanıtlar kim söyleyebilir 
bomba yanlışlıktır 
3 
geçmişsiz ve geleceksiz insanlar için 
şimdiyi uzatıyorlar 
ölüme kadar ölüme kadar 
ilahi dünyaya gönderiliyor 
bedenine bombalar yüklenmiş çocuklar 
ateşler içinde ortadoğu 
ah ey Musa ah ey Muhammed 
Tanrı çocuklarını unuttu mu? 
her ortak sesleniş geleceğe rahim 
mavi kuş görünebilirdi 
Auschwitz’lerde kıyametten geçenler 
tarihini soyundu masalını sildi 
istediği ölüm kimindi? 
bumerangdır ölüm, herkese döndü. 
Gülten Akın, Uzak Bir Kıyıda (1984-2003), YKY, 2004. 
***
Fotograf:
Ülkühan Zekioğlu, Eski(me)yen Yüzümüz: Kızlar Oynarlardı - Çamkabalak Köyü / 2007
Permalink -I
***
Kocaman bahçeli bir evin en üst katını hatırlıyorum. Hatırlamaktan utanmıyorum.
Bir Kasım’da girip, üç Kasım sonra uykusuz bir sabah ayrıldım oradan. Oradan bakmak İstanbul’a, uzundu. Karlı üç kış, o evde. Ben yaşlandım sandım. 
Duvarına asmaya değer görmediği, yatak odasının kapı arkasında sakladığı, o sonsuz portre üzerine uzun geveledik. Bu fotograf kadar yaşlıydı, gözlerimizdeki ışık.
Rum kadın ile Müslüman adamın sonsuz sadakat portresi yerini, uzun, boş bakılan bir İstanbul kıyısına bıraktı. “Ne kadar aşıktım kızım, bilebilir misin bu duyguyu?” diye soran, o Müslüman adam gibi, sordum defa defa, kendime. O Rum kadın gibi cevap veremedim hiç kimseye!
 
O sonsuz sanılan sadakatin portresi, dedim ya; yalnız bir kıyıya bıraktı beni. Fener’e… 
Başladığım yere.
Sonsuz sadakatin parçalanan camlarında da kaldı, elimden akan kan. O kanın aktığı elimle; o kıyıdaki bankta, üst üste içtiğim bir paket sigaranın hesabını da sormadım kimseye. Ben de, sormaktan vazgeçtiğim soruları, sonraki hikayelere sermaye yaptım.
O bahçede, incir ikram eden, cevizleri elleriyle yediren şefkatli insanlar tanıdım, o kocaman bahçede, yalınayak yürüdüğümüz o bahçede…
İhtiyacım vardı, serinlemeye. 

Daha eskiden, bahçedeki mobilyaları yenilemek derdi olmamışken, o eski kırık dökük masada, cevizler şahit oldu, ellerime. Dokundum, sevdim. Bak, hatırlamaktan çekinmedim bunu. Hatırlamaktan çekindiğim çok şey var oysa.
Utanınca, hatırlamaktan da çekiniyoruz değil mi? Dön hatırla…
O Müslüman adamla, Rum kadını da, sonsuz sadakati değil, kalp kırıklıklarını da, ellerim hala kanıyor. Bunu da.
***
Fotograf: Aykan Özener